top of page

MAGA: Yeniden Büyük Amerika mı Sonun Başlangıcı mı?

  • Yazarın fotoğrafı: Yuşa Kaymakçı
    Yuşa Kaymakçı
  • 17 Oca
  • 8 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 18 Oca


Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın en büyük askeri gücü, en büyük ekonomisi, teknolojide en ileride olan ülke. Fakat ne oldu da Trump, Amerika’yı Yeniden Büyük Yapalım diye ortaya çıktı ve seçimi kazandı? Amerika zaten büyük değil mi?


ABD artık sandığımız gibi çok sorunsuz bi ülke değil. Özellikle son 10 yılda içine girilen siyasal istikrarsızlık döngüsü ciddi bi sıkışmışlığın göstergesi. Çin’in yükselişi ve ABD’nin artık dünyadaki tüm bölgesel gelişmeleri takip edemeyişi büyük yapısal değişimlerin gerekliliğine işaret ediyor.


Trump’ın gelişiyle birlikte artık kanun tanımaz bir hal alan dünya, 80 yıldır iyi kötü ABD’nin çıkarına olan dünya düzeninin sürdürülebilir olmadığını artık ayan beyan ortaya koyuyor.



Siyasal İstikrarsızlık ve Kısır Döngü


Donald Trump Cumhuriyetçilerin başkan adayı olarak 2016’da ilk defa başkan seçildi. Trump’ın sloganı “Amerikayı Yeniden Büyük Yap” bile çok şeyi anlatıyor. Trump, ABD’nin bu zamana kadar savunduğu “dünya barışını sağlama”, ortak değerler ve demokrasiyi kullanarak dış politika belirleme stratejilerini sorguladı. Tüm bunlar 80 yıldır ABD’nin korumasıyla yaşamış Batı ülkelerinde ABD’nin küresel sistemdeki rolünü sorgulattı.


Trump döneminde yargı, medya ve bürokrasi gibi iç kurumlar sık sık hedef alındı. 80 yıldır mevcut sistemin ekmeğini yiyen bürokrasiye karşı açılan bu savaş Trump’ın da sonunu getirdi. ABD’nin “müesses nizam”ını tartışmaya açan Trump dönemi ABD’nin kurumsal güvenliğini sarstı. 2020’de küresel pandemi Amerikalıların imdadına yetişti. Pandemide süreci ciddiye almayarak iyi yönetemeyen Trump büyük ekonomik ve sosyal krizlerin de müsebbibi olarak görüldü ve 2020’de seçimi kaybetti.


2020’de Demokratların adayı Joe Biden “Amerika Geri Döndü” diyerek seçimi kazandı. ABD’nin “demokratik değerler” ve dünya düzeninin koruyucusu olması gerektiğini savunan politikalar yeniden ön plana çıktı. Biden, NATO ve çok taraflı kurumlar gibi geleneksel ABD liderlik araçlarını yeniden önceledi; iklim değişikliği, ticaret ve Çin’e karşı ittifak oluşturma gibi konularda daha ortak ve sakin bir yaklaşımı benimsedi. Bu politika özellikle Avrupa ve Asya’daki geleneksel ortaklar tarafından çok olumlu karşılandı.


Ancak hızla değişen dünya dengelerine karşı ABD’nin sakin tutumu da kimi çevreler tarafından zayıflık olarak görüldü. Pandemi sonrası devam eden krizlerin çözülemeyişi, göçmen krizi ve suç oranlarının artması Biden’ı hedef tahtasına koydu. 2022’de başlayan Rusya - Ukrayna savaşı ve 2023’te başlayan Hamas - İsrail gerilimleri ABD’nin dünyadaki problemleri çözemediği algısını yerleştirdi. İçerideki ekonomik problemlerin sorumlusu göçmenler, ve devamlı savaşlara harcanan paralar olarak görüldü. Amerikalılar 2024’te Trump’ı bir kez daha açık bir oy farkıyla seçti.


Hem kongre hem senatoda çoğunluğu sağlayan Trump uzun zamandır kimsenin eline geçmeyen bi güce ulaştı. İlk döneminde bürokrasinin yoğun baskısı ve azil süreçleriyle uğraşan Trump Beyaz Saray’dan adeta yaka paça kovulmuştu. Durumu, Amerikalılar açık şekilde yeniden müesses nizama sarıldı, şeklinde okuyan müttefiklerde Trump’ın yeniden seçilmesi adeta şok etkisi yarattı.


Trump koltuğa oturduğunun ertesi günü ABD’yi Dünya Sağlık Örgütü’nden çeken kararnameyi imzaladı. Pandemi ve yaşanan tüm krizleri kendisine kurulmuş tuzaklar olarak gördüğünü ve hesap soracağını açıkça göstermiş oldu. ABD, yalnızca Çin ve Rusya değil Avrupa’nın da düşman sayıldığı yeni bi döneme girdi. Avrupa devletleri ve NATO’yla olan ilişkiler bugün çok net görüldüğü üzere tüm devletleri yeni ittifak arayışlarına soktu. Kısacası içerisine doğmuş olduğumuz, alışageldiğimiz tüm dünya dengeleri temelden sarsıldı.


Trump dış politikada ABD’nin çıkarlarını önceleyen yeni bi anlayış benimserken uluslararası hukuku da açık şekilde çiğniyor. ABD’nin 80 yıldır “dünya düzenini” sağlamak ve diğer ülkeler üzerinde hakimiyet kurmak için kendi koymuş olduğu kurallar bugün ABD tarafından çiğneniyor. Trump’ın hukuk tanımaz politikaları sadece dış dünyayı değil ABD iç cephesini de krize sürüklemiş durumda.


ABD’nin içine girmiş olduğu büyük siyasal kriz döngüsü yalnızca dünyayı değil ABD iç kamuoyunu da cepheleştiriyor. ABD artık sorunlu bir ülke ve çözüm gitgide zorlaşıyor.



Global Etki Kaybı ve Dışa Bağımlılık


1950’lerin başında ABD küresel gayri safi hasılanın %40’ını tek başına üretiyodu. İmalat sektörü ekonominin %25’ini oluştururken nüfusun %30’lardan fazlası fabrikalarda çalışıyodu. ABD yalnızca bi finansal merkez değil dünyanın üretim üssüydü.


ABD’nin kurmuş olduğu ekonomik ve askeri üstünlük doları rezerv para olarak kabul ettirmesini sağladı. Doların rezerv para oluşu ABD’ye dünya ticaretinin kontrolünde büyük bi avantaj sağlarken, sistemi bozmak isteyenlere karşı da büyük bi yaptırım gücü sağlıyor.

Ancak günümüzde ABD hala dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücü olmasına rağmen bu rakamlar epey bi geriledi. ABD dünya gayri safi hasılasının ancak %15’ini üretebiliyorken, imalatın ekonomideki payı ise %10 seviyelerine düştü. ABD ekonomisi %80 oranında hizmet sektörüne dayalı hale gelirken üretimde ise dışa aşırı bağımlı hale gelmiş, dış ticaret açığı ise 1 trilyon dolara yaklaşmıştır.


Çin küresel imalatın %30’undan fazlasını kontrol eden yeni bi güç olarak ortaya çıkarken ABD imalatta Çin’e bağımlı hale geldi. Trump’ın yeniden başkan olmasıyla Çin’e karşı başlatılan ticaret savaşları büyük oranda başarısız oldu ve ABD, Çin’e karşı büyük bir üstünlüğü olmadığını anladı.


İmalatın %90 oranında dışa bağımlı olması krizler ve savaşlara karşı büyük zafiyet oluşturuyor. Büyük bi savaş veya kriz çıkması ve ticaret gemilerinin ABD’ye ulaşamaması durumunda ekonomisi derin yara alıyor. Ekonomide dışa bağımlılık artık bir ulusal güvenlik sorunu olarak öne çıkıyor.


ABD artık ekonomik yaptırım gücüyle herkese istediğini yaptıran bi devlet değil. Son olarak Rusya’ya karşı yapılan yaptırımlar savaşı durduramadı, Çin’e karşı ise hiç etkili olamadı. Doların rezerv para olmasını artık ekonomik güç değil askeri güç destekliyor. Her geçen gün ticaret açığı genişleyen, borcu yükselen ABD’nin askeri harcamaları ise her zamankinden daha fazla göze batıyor. ABD artık askeri harcamalar mı ekonomiyi ayakta tutuyor yoksa ekonomi mi askeri gücü sağlıyor paradoksunun içine girdi.


Trump yönetimi askeri gücü her zamankinden daha fazla ön plana çıkarıyor, bize saldırmayı aklınızdan bile geçirmeyin diyor çünkü ABD’nin savaşa girecek gücü yok. Dış gelişmelere aşırı duyarlı bi ekonomi var. Ticaret yolları kesildiği anda ekonomi krize giriyor. ABD’nin mevcut stratejisi öncelikle diş gösterip herkesi etrafından bi dağıtmak sonrasında ise iç problemleri çözmeye odaklanmak.



Teknolojik Durgunluk ve Üstünlüğün Kaybedilmesi


ABD’nin ekonomik ve askeri üstünlüğünün kaynağı aslında teknolojik üstünlüğüdür. ABD’nin teknolojik üstünlüğü 1957 yılında bugünkü adı Silikon Vadisi olan California’nın Palo Alto kasabasındaki bi fizikçinin silikon üzerine kazılan elektronik devrelerle bilgisayar teknolojisinde bir devrim yaratmasıyla başladı.


Silikon üzerindeki transistör adı verilen bu devrelerin her geçen yıl daha da küçültülmesiyle bilgisayar teknolojisi büyük bi sıçrama çağına girdi. ABD’yle teknolojide rekabet edemeyen Sovyetler Birliği dağılma sürecine girdi. İlk Silikon Vadisi şirketleri olan Fairchild Semiconducter ve Texas Instruments gibi şirketler ABD ordusunun güdümlü hassas füzeler, radar teknolojileri, ve savaş uçaklarında kullanılan çiplerini ürettiler. ABD ordusu kimsenin sahip olmadığı teknolojiler sayesinde rakipsiz bi hale geldi.


Texas Instruments ve Fairchild’dan ayrılan mühendisler günümüzün yarı iletken ve kişisel bilgisayar sektörünün büyük oyuncuları Intel ve BMI gibi şirketlerin de kurucusu oldular. Yarı iletken sektörü yani çip üretimi kişisel bilgisayar, internet, ve akıllı telefon devriminin öncüsü oldu. ABD şirketleri teknolojide arayı açtı ve ABD tüm dünyaya bilgisayar ve teknoloji ihraç eden dominant bi süper güce dönüştü.


İnternet ve iletişimin hızla yaygınlaştığı ve giderek daha küresel hale gelen bi dünyada ABD şirketleri üretim maliyetlerini düşürerek karlarını daha da artırmak için fabrikalarını Japonya, Güney Kore, Tayvan, Singapur gibi Asya ülkelerine taşımaya başladılar. 1991’de Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla ABD dünyanın tek süper gücü olarak kaldı. ABD şirketleri küreselleşmenin dozunu kaçırıp tüm üretimlerini yeni siyasal istikrar kazanan ucuz üretim merkezi Çin’e taşımaya başladılar.


Çİn, ABD şirketlerine büyük teşvikler veriyodu. Arazi ücretsiz, çok düşük vergiler, ve çok ucuz iş gücü. ABD şirketleri fabrikalarını hızla Çin’e taşırken Çin’li şirketler de ABD ürünlerinin ucuz kopyalarını yapmaktan geri durmuyodu. Kopyalamayla başlayan Çinli şirketler bugün kendi özgün ürünlerini çıkaracak kadar büyüdü.


ABD’li şirketler Çin’li şirketlere aldırış etmiyolardı çünkü, biz teknolojik ilerlemeyi sürdürürsek onlar hep geride kalır, “always run faster” stratejisini benimsediler. ABD her zaman teknolojide hızla gelişmeliydi. Ancak günümüzde çip teknolojisindeki gelişmeler fizik kurallarına takılıyor. 1971’de Intel tarafından üretilen ilk çipte kullanılan transistör boyutu 1000 nanometre iken günümüzde 2 nanometre transistörlere sahip çipler üretiliyor. Geçtiğimiz 55 yılda transistörler 500 kat küçülmüş. Artık bu hızda küçülmeye devam etmesi mümkün değil. Bu çip teknolojisinin gelişiminde artık bi sona doğru geldiğimizi gösteriyor. Sona doğru yaklaştıkça da Çin arayı kapatmaya başladı.


ABD Çin’e karşı teknolojik üstünlüğü elinde tutabilmek için artık teknolojik gelişmeyi düşünmek yerine rakibine çelme takma stratejisini izliyor. Çin’in teknolojik gelişiminin önünü bazı kritik ekipman ve patentlerin satışını yasaklayarak kesmeye çalışıyor. Ancak bu da bi noktaya kadar işe yarayacak.


ABD teknolojik üstünlüğü kaybederse ekonomik ve askeri üstünlüğü de kaybeder dolayısıyla artık doları destekleyen bi güçten de söz edemeyiz.



Siyasal Bölünmüşlük ve Aşırıcılık


ABD’de toplum çok keskin çizgilerle ortadan ikiye bölünmüş durumda. Ortalama bi düşünceyi savunan makul insanlar gitgide azalıyor.


Bir tarafta dünya değerlerine daha saygılı, ABD’nin saldırgan ve izole edici politikalarına karşı olan liberal demokrat, eğitimli kesim; Demokratlar. Ancak Demokratların da göçmenlere karşı aşırı toleranslı politikaları ve LGBT gibi aile kavramını ortadan kaldıran sapkın anlayışları desteklemesi ABD toplumunu bir başka krizin içine sürüklüyor.


Diğer tarafta ise göçmen karşıtı, Avrupa, NATO gibi değerlere saygı duymayan, güçlünün haklı olduğu bi düzeni savunan daha aşırılıkçı tiplerden oluşan; Cumhuriyetçiler. Ancak Cumhuriyetçi politikalar ABD’nin aldığı beyin göçü sayesinde göçmenlerin teknolojik gelişime olan katkısını gözardı ediyor. Meksika gibi Latin ülkelerden gelen tarım işçilerinin ABD ekonomisine olan katkısını gözardı ediyor. Ve beyaz üstünlüğü gibi propagandaların yayılışı ABD toplumunu gruplaşmaya ve kargaşaya sürüklüyor.


Trump’ın kampanyasına destek veren Elon Musk ve Peter Thiel gibi teknoloji milyarderleri beyaz üstünlüğü propagandası yapıyor. Elon Musk dünyada ve ABD’de hızla artan siyahi nüfusunun gelecekte bi sorun olacağını söyleyerek açık şekilde ırkçılık yapıyor. Musk’ın aşırılıkçı tutumu ve Trump’a olan yakınlığı Amerikalı siyahileri tamamen tek bir tarafa; Demokratların yanına çekmiş durumda. Amerika'da beyazlar ve siyahlar iki ayrı siyasi kutba doğru kayıyor.


Peter Thiel ise çok garip bi kişilik. Demokrasinin teknolojik gelişmenin önünde bir engel olduğunu belirten görüşleri var. Teknolojik gelişimi ön plana alan yeni otokratik bi yönetimi benimsemeliyiz diyor. Yani kendisi hem ırkçı, hem diktatör yanlısı, üstelik de bir Alman. Trump'ın da Alman kökenli olduğunu düşünürsek felaket kombosu yanyana gelmiş.


Trump’ın başkan yardımcısı JD Vance’i Thiel ortaya çıkardı. Vance, Thiel’ın yaptığı konuşmalardan etkilenmiş birisi. Thiel, Vance’in kurduğu yatırım şirketine ilk yatırım yapan kişi oldu. Vance, Ohio senatörü olduğunda Thiel, Vance’in “değerlerimizi koruyalım” kampanyasına en büyük bağışı yaptı. Trump’a onu ekibine almasını söyleyen kişi de Thiel.


ABD bürokrasinin yok edilmesini destekleyen ve beyaz üstünlüğünü savunan Elon Musk ve diktatörlüğü savunan bir Alman tarafından desteklenen bir deli tarafından yönetiliyor.

ABD’de Trump karşıtları 2026 Kasım ara seçimlerine ABD’nin son şansı olarak bakıyor.


Musk, Thiel, Vance, Trump gibi aşırılıkçı düşüncelere sahip kişilerin etkili olduğu ABD yönetiminde göçmenlerle mücadele için federal göçmen polisleri; ICE ajanları şehirlere sokuldu, ICE ajanları tek tek sokaktaki herkese Amerikan vatandaşı olup olmadıklarını soruyor, mukavemet gösterenleri tartaklıyor, şiddet uyguluyor. Son olarak Minnesota’da masum bi kadını öldüren ICE ajanına Trump yönetimi yetkilileri sahip çıktı ancak Minnesota’da hala ICE karşıtı olaylar devam ediyor. Başkan yardımcısı Vance “gerekirse kapı kapı dolaşacaklar” diyerek ICE’a sahip çıktı.


ABD göçmen polislerinin kapı kapı dolaşıp “cadı avı” yaptığı bir distopya olma yolunda ilerliyor.



Saldırgan Dış Politika ve Giderek Yalnızlaşma


Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte ABD saldırgan bi dış politikayı benimsedi. Bu yukarıda da bahsettiğim “diş gösterme” stratejisi. Ancak ne kadar faydası olacak göreceğiz.


ABD uluslararası hukuka aykırı olarak Venezuela’ya bi ambargo uyguladı. Gemilerin seyrüsefer özgürlüğünü ihlal ederek el koydu ve petrole de el koydu, kelimenin tam anlamıyla çaldı. Ve son olarak Venezuela devlet başkanı Maduro’yu da Venezuela’ya herhangi bi savaş ilan etmeden terör örgütü lideri olarak gösterip askeri bi operasyonla kaçırdı. Uluslararası kamuoyundan hukuka aykırılık eleştirileri gelirken Trump “uluslararası hukuk beni durduramaz” açıklamalarını yaparak sınır tanımayacağını ilan etti.


Diğer Güney Amerika ülkeleri Kolombiya ve Küba’ya da sıra sizde mesajını verdi. Kolombiya devlet başkanı boyun eğmeyeceğini bildiren mesajlar paylaştı.


Trump, Güney Amerika’yla sınırlı kalmayıp son olarak gözünü Grönland’a dikti. Grönland, Danimarka krallığına bağlı ve Danimarka, AB ve NATO üyesi. AB ülkeleri NATO’nun sonu olur gibi açıklamalar yapsa da Trump yönetimi hala geri durmuyor.


Önceki gün itibariyle İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkeler Grönland’a asker konuşlandırma kararı aldı. Trump yönetimiyse Grönland’ı bize karşı savunan ülkelere ek gümrük vergileri koyacağız diyerek gerilimi tırmandırmaya devam etti.


Trump yönetimi ABD’yi ne kadar büyük zannediyor bilmiyorum ama Avrupa ekonomik yaptırımla falan düşmez. Ekonomik bi savaştan Avrupa kadar ABD de zarar görür. Sonuç olarak ABD’nin izlediği sert dış politika, ülkeyi giderek yalnızlaştırıyor ve geleneksel müttefikleriyle ilişkilerini zedeliyor. Venezuela’ya müdahale, Grönland’a yönelik talepler ve Kanada ile yaşanan gerilimler, ABD’nin küresel ve bölgesel rolünü sorgulatıyor ve tahmin edemeyecekleri boyutta büyük krizlere doğru sürüklüyor.



Sonuç - Yorum


ABD eski dünya düzeninin çoktan bittiğinin farkında. Eğer bitmemiş olsaydı kendi koyduğu kuralları kendisi çiğnemez, saldırganlaşmazdı. Dünya ekonomisinden aldığı pay küçüldükçe içerde ekonomik problemler de büyüyor. Siyasiler Amerikalılara eskiye dönüş vadediyor ancak böyle bi dönüş ancak ve ancak 1950’lerdeki gibi bi hakimiyet düzeninin sağlanmasıyla mümkün olacak. Ancak dünya 2. dünya savaşından yeni çıkmış bi dünya değil, güçlü ve üreten birçok devlet var.


ABD artık 37 trilyon dolar borcu olan bi ülke ve kolay kolay büyük bi savaş başlatamaz. Savaş başlatmak için kredi alması gerek ancak daha fazla borçlanmak için bankalara teminat göstermesi gerekiyor. Bunun için Venezuela petrollerine çökmeye kalktı ama her ne kadar herkes övse de Venezuela harekatı ABD’nin ne kadar aciz olduğunu gösteriyor. İçten pazarlıklı CIA ile çalışan Venezuela başkan yardımcısının Maduro’yu satışından ibaret.


ABD’nin saldırgan tutumu, özellikle müttefiklerine karşı, onları farklı birlikteliklerin arayışına itiyor. Avrupalılar için Çin ve Türkiye gibi saygı bekleyen makul ortaklar var. Avrupalılar ABD’ye mecbur değil. NATO, ABD’siz de olur.


ABD aşırılıkçı fikirlerin esiri olma yolunda. Musk ve Thiel gibi adamların fikirleri ve etki gücü ABD’yi büyük tartışmaların içine ve kargaşaya doğru sürüklüyor. Kasım seçimlerini Trump kaybetse bile muhtemelen itiraz edecektir. Senatoyu kaybetmesi durumunda senato Trump’ı görevden azletmek isteyecektir. Tüm bunlar ABD’nin büyük bi iç karışıklık ve istikrarsızlık iklimine gireceğini gösteriyor.


Trump'ın Amerika'yı yeniden büyük yapma planı dünyanın gerçeklerine takılıyor. Yorgun Amerika'nın dünyaya hükmedecek bi askeri gücü yok, sadece bunun yanılgısı içinde. Ve en iyi yaptığı şey pazarlama. Sadece yaptıklarını çok iyi şekilde pazarlayarak herkesi inandırıyor. Dünya çoktan değişti. Amerikan düzeni sona erdi.

Yorumlar


Ne düşündüğünü bana bildir!

Fikrini Paylaştığın İçin Teşekkürler

© 2023 by Train of Thoughts. Proudly created with Wix.com

bottom of page